Mutluluk kavramı üzerine birkaç söz

Neden hiçbirimiz istediğimiz kadar mutlu değiliz?

Neden hiçbirimiz istediğimiz kadar mutlu değiliz ?

Öncelikle mutlak ve sürekli bir mutluluğun olamayacağını bilmemiz gerekir.

Böylece her mutlu olmadığımızda kahretmeyecek ve mutlu ya da mutsuz olduğumuz zaman dilimlerinin gelip geçeceğini bileceğiz. Yani hiç kimse sürekli olarak mutlu ya da mutsuz olamaz, her ikisi de daima birbirlerini takip eden çok yakın iki arkadaş gibidirler. Çoğunlukla yaşamımızı aynı zamanda ikisi birden ziyaret ederler ve bazen birisi gelir diğeri mekandan ayrılırken.

Hiçbirimiz ne üzüntülerden ve sıkıntılardan, ne kalp kırıklıklarından, ne de gözyaşlarından tümden kaçamayız, bunlar hepimizin yaşamlarımıza sürekli olarak girecek ve çıkacak duygulardır.

Bence hepimizin en fazla önemsemesi ve üzerinde düşünmesi gereken husus, mutluluk ziyaretimize gelmişken, yani mutlu olma fırsatımız olduğunda neler yaptığımızdır, yani bu zaman dilimlerini nasıl değerlendirdiğimizdir.

Bir düşünün lütfen; bizler mutluluğun ziyaretlerinin farkında olabiliyor musunuz? Ve nasıl değerlendiriyoruz bu vakitleri acaba? Alabildiğimiz her sağlıklı nefesin, uyanabildiğimiz her günün, yiyebildiğimiz her lokmanın, ailelerimiz ile birlikte olabildiğimiz her saniyenin değerlinin farkındamıyız acaba ?

Hiç sanmıyorum …

Peki nasıl olacak da olup bitenden daha çok farkında olacağız?

Sanırım bu konudaki anahtar kelimeler ” DOĞRU BİLGİ ve FARKINDALIK” dır. Yani mutluluk ziyarette iken bile bir türlü yeterli mutluluğu yakalayamamamızın ana nedeninin aslında çok basit olduğunu ve “bilgisizlik ve farkında olamama” olguları ile kolayca tanımlanabileceğini düşünüyorum.

“DOĞRU BİLGİ ve FARKINDALIK”, aslında oldukça fazla açıklama gerektiren kavramlardır. Her şeyden önce gerçeklerin farkında olmak isteyen topluluklara ihtiyaç vardır. Bu olmadan, vermek istediğiniz bilgi her ne kadar değerli olursa olsun, hiçbir işe yaramayacaktır. Kişi, kişiler ya da topluluklar bu doğru bilgiyi almayı reddedecek ve ne yaparsanız yapın söz konusu bilgi çok değerli, hatta yaşamlar kurtaracak bile olsa maalesef hiçbir işe yaramayacaktır.

Ayrıca, bu bilginin bir de bedeli olmalıdır çünkü bedel ödenmeden alınan bilgi genellikle değerli olarak algılanmaz ve kullanılmaz. Bedelden kastım mutlaka para ile satın alınması gereği değildir. Fakat bu bilginin önemli bir gayret ya da alın teri ile birlikte edinilecek tecrübe karşılığında sahip olunması gereğinin önemidir. Kolayca elde edilen her şeyin değeri düşük olduğundan, kolayca sahip olunan bilgi ve/veya tecrübenin de faydası oldukça kısıtlı olacaktır.

Bunun dışında, iletmek istediğiniz bilgi seviyesinin alıcının anlayabileceği bir dilde hazırlanmış olması ve alıcının frekans seviyesinde olması da çok önemlidir.

Örneğin; bilgiyi almak isteyen bir kişi olduğunu farz edelim; bu bilgiyi zihninde işleyebilecek olgunlukta bir kişilik, üstelik bilginin içeriğine de ihtiyacı var. Bizim elimizde de kaynağı güvenilir, kişinin ihtiyacına da uygun bilgi ya da düşünce var diyelim. Bitti mi? Hayır maalesef bitmedi! Alıcının, bu bilgiyi öncelikle kendi zihninde, daha sonra da bilgiyi birkaç farklı kaynaktan kontrol etmesi gerekecektir. Yani her duyulan, okunan bilgi ya da düşünce, olduğu gibi alınıp öylece kullanılmamalıdır ve her zaman şüphe duyulmalıdır.

Peki ya tartışmalarımız ?

Tartışmalarımızın sonunda çok azımız yeni bir şeyler öğrenir, hatalarını kabullenir ve düşüncelerimizi değiştirmeye eğilim gösteririz. Tartışmaların sonu genellikle düşüncelerimizi söylediğimiz, diğerlerinin fikirlerini dinliyorMUŞ gibi yaparak, fakat daha çok kendi sesimize kulak verdiğimiz, tavırlarımıza ve meseleleri diğerlerine sunuş şeklimize odaklandığımız bir şekilde tamamlanır.

Biz genellikle haklıyızdır, diğerlerinin pek bir şey bildikleri yoktur ama biz bir sürü fikir öne sürmüşüzdür, hatta kendimizce bazı önemli kaynaklardan alıntılar yapmışızdır. Ortamdaki diğerleri bizden daha az akıllı, daha az bilgili, daha az tecrübeli, bir türlü meseleleri tam olarak kavrayamayan insanlardır ve biz ise bir kez daha inandıklarımızı tüm nedenleri ile izah etmiş, gerektiğinde kızmış, kükremiş, kızarmış ve sonunda yine rahatlayamamış hatta rahatsızlanmışızdır 🙂

Maalesef birçoğumuz bir türlü asıl sorunun kendi düşünce sistemimizde olduğunu göremeyiz. Neden acaba bu kadar çabalayarak, kendi düşüncelerimizin ne kadar doğru, güzel ve asıl değerli olan olduklarını bıkıp usanmadan anlatır, daima haklı olduğumuzu düşünür, bu düşüncelerimizden genellikle şüphe etmez, üzerlerinde pek düşünmez ve öylece ısrarla onlara bağlılığı önemser ve fakat yine de bir türlü neden mutlu olamadığımız anlayamayız ?

Nedeni aslında çok basit! Çünkü aslında hiçbirimiz özellikle sosyal konular ile ilgili tartışmasız doğruyu bilemeyiz. Çünkü tüm bireyler en doğrusunu sadece kendi bilgi birikimleri kadar yorumlayabilirler ve bu doğrultuda sadece kendilerince bir doğruya, daha doğrusu doğruya yakın bir noktaya ulaşabilirler. Bu nokta sadece yorumu yapan kişinin ulaşabildiği kendi kişisel noktasıdır ve evrensel doğrulardan uzak bir noktada olabilirler.

İlaveten bir sonraki gün aynı konu ya da konular ile ilgili yeni bilgiler edindiğimizde, eğer akıl ve bilimin ışığı üzerimizde ise, düşüncelerimiz değişebilir ve kendimizi bir gün öncekinden farklı bir noktada bulabiliriz.

Esas kirlilik dışta değil içtedir, kisvede değil kalpte olur. Onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenir, suyla arınır. Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir.

Şems-i Tebrizi

Previous Post Next Post

You Might Also Like

No Comments

Leave a Reply